TEKRAR TEKRAR GİTMEK… ORALARI YAŞAMAK…
MEKKE VE MEDİNE NOT(A)LARI
Oralar ne güzel. Oralara gitmek ne güzel. Oraları yaşamak daha da güzel. Tekrar tekrar gitmek en güzeli olsa gerek. Ya hizmet etmek oralara!... İşte bu noktada güzelliğin şuurunu, mutluluğunu ya da hüznünü duyduğumuz notlarımızı dikkatlerinize sunmak, paylaşmak istiyoruz.
UMRE, TAVAF DUADIR…
Umre yapmak için Peygamber Efendimizden izin ister Hz. Ömer (RA). İzin verdikten sonra Peygamberimiz;
- Ey kardeşim, orada yapacağın dualarına beni de ortak et. Beni de dualarında unutma, der ve dua ister. Demek ki, oralarda yapılacak dualar kabul olacak.
Allah’ın kapısına dua ile varılır. Allah (CC) kulunun kendisine sığınmasından, istemesinden hoşnut olur. Dua ibadetin ta kendisi, özü, iliği, rahmetin kaynağıdır. Belayı defedici, Allah’ın gazabını yok edici, Allah’ın kulunu zikredici olmasına vesiledir dua. Hasılı;
- Duanız olmazsa ne kıymetiniz var?! (Furkan / 77)
Unutulmamalıdır ki, kabul edilmeyen dua yoktur. Dua ile;
1- Ya kulun istediği kendisine aynen verilir.
2- Ya kulun talep ettiği şeyin daha hayırlısı kendisine Cennet’te verilir.
3- Ya da kulun istediği kendisine verilmez, günahları bağışlanır.
Hele oralarda!...
HAZIRLIK AŞAMASINDAYIZ…
Oralara gitmeden sanki insanlar 3’ e ayrıldı:
1- Hala Umre’yi bilmeyenler var;
- “Ne işin var oralarda, bu genç yaşta gidilir mi, gidecem de tutamam diye
korkuyorum, Araplara para mı yedireceksin, yeni bir iş görüşmesi mi var, bu devirde olur mu, oraya gideceğine fakirlere yardım etsene, ya ne var oralarda ne yapılıyor…”
2- Bilenler de var tabi;
- “Yolunuz açık olsun, bizi de duada unutmayın, Kabe’yi görünce bizim için de dua
eder misiniz, belki bir umre ama illaki bir tavaf da bana hediye eder misin, Peygamber Efendimize benden de selam söyler misiniz, okuduklarımızı oralarda dualar mısınız, oralara benim gözlerimle de bakıver, zemzem iç, dağına taşına selam söyle, hakkını helal et…”
3- Oralar nasip olmuş ama şuurunda olmayan, ne yaptığını bilmeyenler var;
- “Ya ihram giymesek, ihramlı iken iç çamaşırlarımız çıkacak mı, Kabe’de
Peygamberimizin mezarı var değil mi, Uhud Dağı’ndaki şehitlikte yatan peygamber kimdi, Mescid-i Nebevi’de yatan peygamberler kimdi, tavaf nerede başlar, her tavafda sa’y var mı?...”
Demek ki derdimiz bilgisizlik ve eğitim.
HAVAALANINDAYIZ…
Türkiye havaalanlarına şöyle bi baktım da ihram giyecek bir yer ara ki bulasın. Eğer
varsa bir mescid şanslısınız demektir. Uçaklar iyi de dönüşümüzde Türk uçağında kaptan pilotun; “Kardeş Suudi Arabistan ile yapılan anlaşma gereği uçağımızda alkollü içkiler bulunmamaktadır” anonsu hayli ilginç geldi hacılara. Gülüşmelere, “cık cık”lara sebep oldu.
Pasaport ve bagaj işlemleri gayet hızlı. Eskisi gibi bekletilmiyor. Bir de şu valiz
kaybolma olmasa daha hoş olacak. Tabii hacılarda da sabırsızlık ve acelecilik var. Sıra kapmaca, tek sıra olamayış, sıraya geçmeme var. Tatlı bir telaş diyecez ama… Neden yaptığını bilmeme var. Aynı şeyler, otobüslere binerken, otellere girerken de gözleniyor. Yer vermek, öncelik tanımak, teenni ile hareket etmek, sabırla beklemek, dinlemek yok. Tatlı bir heyecan diyecez ama… Belki ilk defa memleketinden çıkan, uçağa binen hacı, oluyor bir arslan sanki. Tatlı bi sevinç diyecez ama… Ama’sı var işte. İnsan kendini kaybetmemeli, ne olduğunu, nereden geldiğini, nereye gittiğini, niye oralarda olduğunu bilmeli, unutmamalı. Tabii ki, başta bulunan görevlilerden, hocalardan da kaynaklanabilir bu tür şeyler. Lakin gel gör ki, kimi görevliler işin maddi boyutunda bunlara vakit bile ayırmazlar, kimi hocalarda hem de çoğunluğu ilk defa gitmekte ve zaten kendileri himmete muhtaç haldeler. Bunlar, zaten bilgi seviyesi düşük hacılarımıza olumsuz etki yapıyor, ne yapacağını bilemez hale getiriyor. İnsan da bilmediğinin düşmanı olunca olumsuz şeyler kaçınılmaz oluyor.
Diyanet ve Türsab acilen ve ciddi olarak bu konuya eğilip işin ehli kişileri bu ibadette görevlendirmelidir. Yoksa daha çok hacımız bilgisiz ve şuursuz olarak gider gelir.
Dedik ya, derdimiz bilgisizlik ve eğitim.
MEKKE’DE KABE’DEYİZ…
Kabe… Çölde açan siyah Lale….
Her bakışta daha da büyüyen, farklı görünen Kabe…
Yerde mü’minlerle, Sema’da meleklerle dayanılmaz cazibesiyle tavaf edilen Kabe.
Kah Hicre kendini atarak, kah tutunarak örtüsüne, elini, yüzünü, göğsünü, yanağını
illaki gözyaşlarını sürdüğün, Mültezem’de kendini astığın, Rükn-ü Yemani’de meleklerle, Hacerü’l-Esved’de Allah (CC) ile selamlaştığın Kabe.
Ve… “bir daha kötülük yapmayacağım, günah işlemeyeceğim, namazlarımı kılacağım,
Kur’an’ı öğreneceğim vb…” sözler verdiğimiz, aşkımız, sevdamız, sevgilimiz; Kabemiz…
Allah’ın adıyla, dualarla gözlerimizi kara örtüsüne dikerek, yüreğimizi O’na açmak.
Orada, dil dua ediyor, yürek tasdik ediyor, gözyaşları amin diyor. Seyrine doyum olmuyor. Nasıl veda edilir ki… İçimiz yanıyor ayrılırken. Hasreti büyüyor her geçen gün. Ve özlüyoruz halen.
Ne demeli bilmem ki, imkanı olduğu halde gitmeyenlere, nelerden mahrum olduklarını bilmeyenlere… Ah size ah!...
Her şey hoş da, Hacerü’l-Esved’de bir sünneti işleme uğruna bir farz çiğneniyor. Müslümanlar birbirine eza vererek, itiş ve kakışlarla Hacerü’l-Esved’i öpmek, dokunmak için kardeşine zarar veriyor. Bu yüreğimizi yakıyor, şaşırıp kalıyoruz. Yok mu bu işin bi hal çaresi? Suud polisi isteyince hacıları güzelce sıraya koyabiliyor. Demek ki var. Oradaki her sıkıntının vebali vardır ve bunun altından asla kalkılamaz. Yetkili ve sorumlu her kimse buna acilen çare bulmalıdır. Yazık, günah!
MEKKE ZİYARETLERİNDEYİZ…
Cebel-i Nur’da Hira Mağarası ne de heybetli duruyor. Kur’an’ın ilk ayetlerinin nuru var, Habib-i Edibi’nin nuruyla beraber.
Cebel-i Sevr’de Sevr Mağarası bi başka güzel. Hicrette Peygamberimize ve sadık dostu Hz. Ebubekir (RA)’e ev sahipliği yapmış. Önemli yerler buralar.
Lakin bu kadar da, ilgisiz, bakımsız, metruk olmaz ki. Gerçi umre ya da haccın şartlarından değil ama kendi haline terkedilmiş, maymunlara, dilencilere, adeta yıkılmaya, kaderine terkedilmiş. Tıpkı bir zamanlar var olan Ecyad Kalesi gibi, şimdilerdeki Osmanlı Kışlası gibi. Sanki kasden unutulmuş, terkedilmiş, gözardı edilmiş, bırakılmış. Hani biz olsak teleferik bile yapardık, en azından güzel bir yol yapardık. Güzel tesisler kurar, ışıklandırmalar yapar, şelaleler bile akıtırdık. Çeşmelerle, şirin mescidlerle adeta cennete çevirirdik.
Ey etkili ve yetkililer, korkmayın… Oraları ziyarete gidenler, o dağlara çıkanlar Ümmet-i Muhammed’dendir. Müslümandan da zarar gelmez. İtikadı sağlamdır. Şirke düşmekten de korkarlar. Geçmişine ve hatıralarına sahip çıkarlar. Hele Peygamber Efendimizin ayak bastığı yerlere kurban olurlar. Hadi sizde onlara hizmet ederek Hakk’a hizmet edin de Allah’ın Sevgilisine ve ecdadınıza layık olun.
Cebel-i Rahme, Arafat kısmen daha iyi ama orada da yapacak çok işler var. Dilenciler, fotoğrafçılar, yatanlar ve satanlar Müslümanları rahatsız ediyorlar. Cebel-i Rahme’de bulunan beyaz taşın üzeri de imza kampanyasına dönüşmüş, her gelen sanki ismini yazmanın derdine düşmüş. Oradaki manevi atmosfer unutulmuş. Halbuki duaların kabul olunduğu mekan orası. Buluşma, tanışma, kavuşma, dua alanı. Rabbını bilme nefsinden geçme yeri.
Mina’daki Şeytan Taşlama Yeri’nde cidden güzel bir çalışma var. Yapılan hizmet kendisini gösteriyor, darısı diğer yerlere dedirtiyor. İnşallah o da olacak, olur.
MEDİNE’DE MESCİD-İ NEBEVİ’DEYİZ…
Mescid-i Nebevi… Çölde açan tertemiz nurlu Gül.
Gül şehri Medine’de, Mescid-i Nebevi’de, Ravza-i Mutahhara’da bulunmak, ol’mak nasıl anlatılır ki. Kelimeler yetersiz, sevincimizin tarifi imkansız. Ancak yaşayanlar bilir. Hele yeşil halıların üzerinde Cennet Bahçesi’nde namaz kılmak var ya, her şeye bedel adeta. Orada teheccüd vaktinde bazı Müslümanların dakikalarca secdede kaldıklarını, kıyamda uzun uzun kıraat eylediklerini gördükçe ne kadar mutlu oluyoruz bir bilseniz. Bir o kadar da üzülüyoruz; “biz niye böyle olamıyor, yapamıyoruz” diye. Geceleri o yeşil halıların üzerinde geçirmek gerçekten çok farklı, bambaşka bir duygu. Herkes ibadette orada. Her biri melekleşmiş sanki. Orada cennette. Tabii başka Müslümanlara, Orada ibadet etmeleri için yer vermek de çok hoş. İşin bitince ayrıl ki, bir başka kardeşin de girsin cennete. Onun Cennete girmesine vesile olmak müthiş bir duygu olsa gerek.
Peygamber Efendimizin huzuruna gelip O’nunla dertleşmek, Salat-ü Selamlarla O’na varmak, Hz. Ebubekir (RA) ve Hz. Ömer (RA) Efendilerimizi de selamlayıp onlarla bütünleşerek Rasul-ü Zişan Efendimizin, Sultanlar Sultanı, Sevgililer Sevgilisi’nin yanında olmanın mutluluğu ve şuuru içerisinde dualar etmek… Şüphesiz muhteşem, harika.
Dua etmek güzel de elinizi açtığınızda “hacı haram” diyen bir ses sizin huşu ve huzurunuzu bozar, Kabe’ye doğru dönmenizi ısrarla söyler durur. İyi de o zaman Peygamber Efendimiz arkamızda kalıyor. Buna gönlümüz el vermiyor ki.
Tıpkı ayaklarımızı uzatıp O’na karşı yatamadığımız uzanamadığımız gibi. Tıpkı Kabe’de iken rahatça uyuyamadığımız gibi. Tıpkı Kur’an’a karşı hürmet ve edebimizden O’nu belden aşağıda tut(A)madığımız gibi. Tıpkı sünnetleri hatta teravihin 20 rek’atını bile kıldığımız gibi. Hasılı O’nun bastığı her karış toprağa kurban olmak isteyişimiz gibi.
BAYANLAR ZİYARETTE… (Mİ !?...)
Mescid-i Nebevi’de Peygamber Efendimizi ziyaret etmek yeşil halıların üzerinde namaz kılmak her şeye bedel de, bu bayanlar için bir izdiham, büyük bir sıkıntı demek. Bayanların ziyaret saatleri önceki yıllar 2 iken bu yıl 3 ayrı vakte çıkarılmış ama yine de yetmiyor. Yetmez. Bir çok bayan hacı kardeşimiz bu hususta çok muzdarip ve şikayetçidir. Çünkü gürültü içerisinde huşu ve huzur alınmadan ziyaretler gerçekleşiyor.
Yine gerekli mercilerin geciktirmeden gerekenleri yapmasının şart olduğunu vurgulamak gerekiyor.
Tıpkı bayanların kabirleri ziyaret etmelerindeki yasak gibi. Evet Suudi Arabistan’da bayanlar cenaze namazı kılarlar ama mezarlığa giremezler. Kapıdan geri dönerler. Sair zamanlarda bile bir cenazesinin başına gidip okuyamazlar. Kabirlerdeki tek taştan oluşan mezar taşları şatafattan uzak olması yönüyle bir güzellik olabilir ama bayanların ziyaret edememeleri hoş değil.
Tıpkı Mescid-i Nebevi’nin Babü’s-Selam Kapısına ve Hücre-i Saadet Bölümüne dışardan dahi yaklaştırılmamaları gibi. Seçme ve seçilme haklarının olmaması, tek başına bayanlar dahi olsa geziye çıkamamaları, ehliyet alıp araba kullanamamaları da işin cabası.
Ne diyelim sabır, sabır işte…
MEDİNE ZİYARETLERİNDEYİZ…
Ne güzel olmuş Kıbleteyn Mescidi.
Ne hoş duruyor, takva timsali, Umre sevaplı Kuba Mescidi.
Hoş olmuş Hendek’teki Yedi Mescidlerin yanındaki büyük yeni cami. Fakat aslı yitiriliyor sanki. Yedi Mescidlerin orijinal hali bozulmamalı.
Terkedilmiş gibi duruyor, bakımsız bir halde Ranuna’da ilk Cuma namazının kılındığı Cuma Mescidi.
Ne hoş hala, hala ne güzel Bilal Habeş Mescidi.
Ve hala restore ediliyor küçük mescidler diye bilinen, 4 halifelerin adlarıyla olan mescidler ve Gamame Mescidi. Ne zaman biter ne zaman açılır belli değil.
Ve Uhud Dağı. Eteklerindeki Hz. Hamza Şehitliği. Bizleri en çok etkileyen, ağlatan, nice sırlarla, hikmetlerle dolu bir mekan.
Ancak hala yasak Peygamber Efendimizi saklayan mağarayı ziyaret etmek. Yasak oraya çıkıp o mis kokuyu almak. Anlamak mümkün değil niye yasak?! Ancak kaçak yollardan gidiyorsunuz oraya. Belki bir gece vakti. Yine de muhteşem diyosunuz. Çünkü muhteşem. Keşke rahat bi şekilde ziyaret edilebilse. Etrafının bakımsız olduğunu söylemeye gerek var mı bilmem. Hüzünleniyorsunuz niye bakımsız diye?
Niye yasak, niye bakımsız?!...
Dedik ya, derdimiz bilgisizlik ve eğitim.
SONUÇTAYIZ…
İşte böylece Mekke ve Medine notlarımızı sizlerle özet olarak da olsa paylaştık. Birileri okur da bizi üzen bu hususları düzeltir diye dua ediyoruz. Amacımız oraların
olumsuzluklarını aktarmak değil asla ve kat’a. Buna kimsenin gücü yetmeyeceği gibi oraların tozu toprağı şifadır diye iman etmişiz. Bu ikrarla en güzel hizmetlerin sunulması ve manevi dünyamızın en üst düzeyde tadılmasını hedefliyoruz.
Tıpkı diğer ülkelerden gelen ziyaretçilerin Kur’an okuduklarını görüp; bizim hacıların da, sohbet ettiklerini, siyasetten, ekonomiden, işten güçten, hatta futbol müsabakalarına varıncaya kadar dünyalık konuştuklarına şahit olduğumuz gibi. Oradaki dakikaların heder edilmesinden, boşa geçirilmesinden üzüntü duyduğumuz gibi. Lakin zıddı ile kaim olanlar da vardı, gözyaşı dökenler, dua edenler de bizleri ziyadesiyle mutlu etti.
Tıpkı hacılarımızın yaş ortalamasının her yıl giderek gençleşmesi gibi. Ne güzel.
Darısı bilgi seviyemizin yükselmesine, eğitim kalitemizin artmasına, terbiye ve ahlakımızın güzelleşmesine ve oralara daha güzel hizmetlerin gelmesine…
İki cihan saadetine… Bir de biz Üç Cihana… Vesselam…
Öyle ya, derdimiz bilgisizlik ve eğitim.